“Bir yağmur yağıyor içimde, şimdi. Aralık ayı gelsin diye dolunayla sohbetteyim geceleri, sınırlı günümüz var. Nergis kokusunu duymalıyım diyorum, ciğerlerim patlayana kadar içime çekmeliyim. Bu yağmuru ancak o dindirir.”
Her yağmur diner de izi kalır be gülüm, diye başlayan bir cümlenin devamını okumak istemem normalde ama belki değerli birinin elinden çıkmıştır diye de sonuna kadar gitmek isterim. Önyargılarımı sürüklerim, yol arkadaşı ederim gözlerime. Her satırda biraz daha ağırlaşır gözlerim değil, önyargılarım.
Bir çok şeyden arınmak isteriz ya seneler geçtikçe, biz büyüdükçe. Kocaman cümlelerimize esir ettikçe başka bedenleri, yürekleri; artar ağırlığımız da. O sıra önyargılarımız modern aklımıza gelmez. Ağırlık artar sorgulayamayız. Sonra günlerden bir gün; ama masallardaki gibi bir gün değildir elbet o gün, köşe başından çıkıverir biri ve size şöyle der; BEN, O DEĞİLİM! Suratınızda nasıl yani suskunluğuyla bakakalırsınız. Eziyet o an başlamamıştır aslında, hissedilen gerçeklikle bağlantılı olsa da “aman tanrım terk edildim” saçmalığından başka bir şey değildir. Yolda dökülen gözyaşları, otobüstekilerin delici ve artık üzgün bakamayan ama hatırlamaya çalıştıklarını belli eden kaçamak -mış gibi bakışları eşlik eder size ineceğiniz durağa kadar. Olayı biraz daha abartılı yaşamayı seven tiplerdenseniz eğer ineceğiniz durağa kadar dayanamaz ve birden atarsınız kendinizi arabadan. Yürürsünüz… Ne acıdır o yaşadığınız, anlatmaya çalışsanız anlatamazsınızdır. En iyisi nefes alın, şöyle derin derin. Gerçekler eve varıp odaya kapandıktan sonra başlar. Zira gerçek insanın kendi beyninde yarattıklarını fark etmeye başlayıp onlarla mücadeleye giriştiğinde yüzünü gösterir.
Kör kuyularda merdivensiz mi kalmış benim kuzucuğum nağmeli anne ezgilerine katlanamaz en adam yanınız da biraz daha susarsınız. Ama anneniz hep yanınızdadır, sizi hiç bırakmaz, bilirsiniz. Önce biraz dengesizleşip, her şeyi değersizleştirip yıprattıktan sonra birden ayıverirsiniz. Bu kaçamak bir ayma veya insanlığın kenarından sıyırarak düzlüğe çıkma gibi bir durum değildir, en azından bizim siz diye nitelendirdiğimiz karakterimiz için. Gerçi bu karaktere baştan tepkiliymişiz gibi bir izlenim yaratmış olsak da ilerlememizin bize göstermiş olduğu gerçeği fark ettiğimizi umuyorum. Acımış olabiliriz, evet.
Karakterimizin uyandığı gerçek şudur. “Ulan her şeyi ben yaratmışım aslında, o diye bir şey yokmuş da o benmişim, yani o olan benimmiş.” Bu karmaşa biraz daha devam ettikten sonra karakterimiz tamamen arınıyor ve normal hayatın akışında rastlıyoruz kendisine fakat bu sefer tecrübeli, görmüş geçirmiş bir adam olarak. Misal bir bar taburesinde. Yanında başka adamlar, belki yanlarına sonradan eklenecek, eh işte güzel sayılabilecek hatunlar. Yaşamış, görmüş, aymış haliyle ahkamlar kesecek, sigarasını bir başka yakacak, bir başka beğenilecek kadınlar tarafından artık. Aslında o benmişim de o işte benim yarattığımmış… falan diye devam edecek…
Sonra günlerden gene bir gün bir çöküş gerçekleşecek ya böyleyse ya şöyleyse diye devam edecek kendine kurduğu cümleler. “Aşk acısıydı ulan bu, şimdi yaşadığım ne öyleyse?” diyecek. Sensin evladım, gerçek ayman şu anda gerçekleşiyor diyeceğiz, biz başka ahkamlar kesen insanlar. Gerçeklikten bu kadar bahsedip gerçekliğe varamayan satırlar dizen insanlar olarak başta bahsettiğimiz önyargı konusundan koptuğumuz zannedilecek, kopmadığımıza bağlayacağız.
Asıl amaç kıssadan hisse çıkarmaksa bir metinden buyurun buradan bizim kıssadan hissemize… En düz haliyle… Önyargılar her zaman negatif yöndedir zannedilir ya, öyle değildir aslında. Önyargı bir kendini kandırma sanatıdır, iyisi de olur kötüsü de. Sonradan o sanat kanırtır bir yanlarınızı her halükarda da; ama ne demişler “Her şey geçer”…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder