
Pek tabii her girdiğimiz yaşın en önemlimiz olduğunu zannetme lüksüne sahibiz. Liseyi bitirmeden öncesinden beri hiç büyümemişseniz ve yaşınız otuzu zorlamaya başladıysa ve bazen neyse diyemiyorsanız işte o yaştasınız. En önemli yaşınızda. O yaşta düşünmeye de vaktiniz varsa, var olmak ve yok olmak üzerine beyninize yüzlerce kelime yığılır. Sizden öncekilerin kestikleri ahkamların bulandırdığı suda size ait olanı ararsınız. Dünya tesadüfleri ile düşünmeye vakit bırakmayacak hızda ve aniden dönmeye başlamışsa sizden habersiz, Ann’in yaşadığı gibi, erken gelen ölüm bir fırsattır belki de. Hızlı olmak zorundasınızdır, fark ettiklerinizin canınızı yakmaması gerekir, merak etmek ise tam anlamıyla bir saçmalıktır ve evet o adamla sevişilmelidir. Artık kime arzuyla bakacaksanız Ann’in baktığı gibi onunla sevişeceksiniz, suçluluk falan da duymayacaksınız, temiz iş yani. Ann ölmeyecek olsaydı ve o çekici adamı aynı derecede arzulasaydı nasıl hareket ederdi acaba diye düşündüm ben, karakterin güçlü bir kadın olduğu inancını taşıyarak. Merak ediyorum, sinemanın işi de bu değil mi zaten? Sinema işini yapıyor fakat ben arınamıyorum çünkü bu filmin işi benim merak ettiğime cevap vermek değil, yani anlatmak istediği… Bu film merak ettirtmiyor her şeyi veriyor ve izleyicisine bir zahmet sorgulayınız diyor. İnsanlarda ayrıntılı olarak düşünmeye üşendikleriyle beyaz perdede karşılaştıklarında takındıkları hayranlığı takınıyorlar haliyle.
Filmin hiçbir karesinde ağladığımı söyleyemeyeceğim ama filmin sonunda yüzümde buruk bir gülümseme vardı bunu fark ettim. Sanırım Ann’in öldüğü an hissettiklerini görünür kılan bir ifadeydi. Ve ağlamamışlığımın geçici sebepleri var buraya sıralamak istemeyeceğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder