15 Şubat 2009 Pazar
HAYAT!..
GÜNDÜZ: KIRMIZI ŞARAP TADINDA HAYAT
Uyanılır… Gecenin hüznü göz kapaklarından okunur. Görülen düşler kurgulanan hayattan izler taşır. Bir huzur… Kısa süreli… “Bir tiyatro oyunu yazılmış, tek kişilik ve istihza dolu” Samimi gülüşler ve sıradan önyargılar…
Yağan yağmurda sokakları arşınlamayı sadece istemek. Bir, iki, üç… Yarım kalmış bir şarap şişesi… Eski bir dost, önceden defalarca içilmiş orospu sigaralar… Ağızlarda yıllanmış kelamlar, gündüz sarhoşu… Hayatına girmiş ve çıkmış sayılı hayatlar… Ekleyemediklerine dökülen paçavra göz yaşları… Doğanın sen “insan”a isyanı…
Şimdi sarhoş bir gün… Ancak mor menekşe tadında kaldırılacak bu gün…
Sıradan terk edişler… Alışılmış… Soru sor!.. Ne kadar alışılmış?.. Cevap verme… Sarhoş günlere susmak yakışır… Ama biz hayata yakışmayız… Ama anları ölümsüz kılabiliriz… Bellek dediğin seni şaşırtır… Düşlerin kanıtıdır…
Rutin hayatın senden bekler, sunarsın… Zaman geçer… Sen neredesin?.. O’nun okuduğu bir kitapta sıradan bir sözcükte “sen” olmak istersin… İstemek hayatın yarısı… İnanmazsın… Sevişmek kutsaldır, yadırgarlar… Ağla… Kırmızı şaraba bulanmış hayatına ağlarsın… Büyüyememiş bir çocuğun isyankar hayal kırıklığı olursun…
Bu güne susmak yaraşır, yapamazsın… Çalan telefonlar sana konuşur…. Yıllanmış bir kedi… İstediğini veremeZsin… Susar… İncinirsin… Üç satır daha uzun olsa hayat, denersin…
Denemek bir çeşit yeniden doğum, inandırmalısın… Susarlar, konuşurlar aslında… Gitmekle, kalmak arasında dona kalırsın… Kişisel sorumlulukların cılız bedenine yığılır, kocaman bir adam olur, utanırsın…
Gene yağmur yağar gene bulutlar seni kovalar… Karışırsın… Hayat sen ona dahil olduğunda yaşar… Adın bir hayattır… Gene inanmazsın, inanamazsın…
Şehrimin günü çıldırıyor, gök gündüzünü geceye çeviriyor… Damlalar göz yaşlarıma karışıyor. Coğrafyam ben oluyor… Ağlıyoruz… Unuttuğumuz bir mendil gibi eski bir eşyanın arasından çıkıyorlar… Tanrı gülümsüyor… Belki alay… Belki gerçeğin bir çeşit sunumu… Bilinmiyor…
“Neden bu suskunluk…” diyor… Her halükarda yaşıyor olma erdemine eriyorsun, koşmaktan yorgun…
“Sessiz kalma…” İlk defa ilk hissettiğin gibi konuş… Zaman sana şaşırsın… Sen ona fake yap… Kazanan kim bilinmesin. Yavaştan gün rengini değiştirsin, izle… Gene değişeceğini bilmenin rahatlığına sahip olduğunu düşünme…
Gece, sana gelsin, yaşa… Ağır ve bir o kadar topuk sesi… Dumanlı ve iç içe…
GECE: LACİVERT BİR BULANIKLIK HAYAT
Gecenin hiç sevmediğin bir renge bürünmesi… Aklını inkar eden içindeki lanet kadın… Susmayacak belli… Kendine sağır olmak… Öğrenmek… Öğrenmeyi beklemek…
Tanıdık bir sesi kulaklarda duymak… “Mack The Knife”… Bitpazarında rastlanan Alman epizotlarına güncel bir sendimental gönderim… İSYAN İÇEREN… Anıları peşinden sürükleyen…
Müphem mi? İşte en sevdiğim… Şaşırma ihtimaline hayran olmak… Körlüğe yatkın göz yaşları… Gizli ve sıradan belki…
“Sana da yalan dersem benim doğrum kalmaz kadın” der, dost bir adam. Gece aydınlanır… Söylersin…
“Lacivertti bu gece ben hep mora boyamak istedim” derim… Gecenin eskimiş memur kıyafetlerini üzerinden sıyırmak isterim. Klavyeye dokunan mekanik ellerimi kullanarak el yazımı hayal ederim…
Dokunurum…
Hayal etmek geceyi sonlandırır. Uyunur… Düşlerin her günkü cenazeni kaldırır…
Doğarsın… Alacakaranlık, kuş sesleri ve Nefes…
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder